• Vuslat Çamkerten

1 Konuk 5 Soru / Okur Bülteni



“Resimler hayaletler gibidir. Onlara her baktığımızda dönüşür, değişir ve başka kılıklara girerler ve böylece bizi de başka hallere sokarlar. Bu nedenle ilham vericidirler,” diyorsunuz, peki sizin hayaletleriniz neler?

Yaşamın içinde her şeyin değiştiğini söyleyip dururuz, bunu görürüz, yaşarız da ama aslında her şey bir bakıma yeniden sabitlenmek üzere değişir. Anları sonsuz parçaya bölmeyi başarabilseydik eğer, hareket sandığımız şeyin bir yanılsama olduğunu bile söyleyebilirdik. Demek istediğim, etrafımıza “görünen” ve “gerçeklik” kavramlarıyla baktığımızda olanı ve olmakta olanın hayaletlerini görebiliriz. Uykuya dalmak üzereyken yarı açık bir bilinçle etrafımızı saran hisler, düşünceler, uzanıp gittiğimiz yerler, kurduğumuz dünyalar, aklımıza müthiş birer buluşmuş gibi gelen fikirler… Ben çocukluğumdan beri bu türlü hayaletler görüyorum, hayaletleri görme ve anlama, onları kullanma biçimim bu. Yaratıcı bir zihnin hayaletlere açık olduğunu düşünürüm. Seslerin, renklerin, kokuların, düşüncelerin, imgelerin, çağrışımların bana kendilerini sunuş biçimlerini hayaletlere benzetirim ve hayaletlerimden etkilenirim, kendimi böylesi etkilenmelere, büyülenmelere, şaşkınlıklara müsait bırakırım. Okur, yazar, çizer dünyamı dokunulmaz tutmaya çalışırım ama hayaletlere kapım sonuna kadar açıktır.


Hem çiziyorsunuz, hem yazıyorsunuz hem de çocuklara eğitimler veriyorsunuz. Bütün bu hareketlilik, kurmacayı sizin için nasıl şekillendiriyor?

Hareketsizlik her şeyi öldürür. Hareketsiz bir zihin düşünmeyi bırakmış, kuşku duymaktan vazgeçmiş, kendini o elzem sandığımız netlik ve eminliğin soğuk ölümüne yatırmış zihindir. Yazmak, çizmek ve çocukların kendisi işte bu durağanlığa savaş açan varoluş biçimleridir ve tam da bu sebeple aile, toplum, devlet düzeneklerinin içinden dışarıya itilir, aforoz edilirler. Hareket, büyüyen ve kendinden taşan, kendini geride bırakan bir şeydir çünkü. Ben de varoluşumu buna benzer bir anlayışla sürdürüyorum. Benim için hareket telaş, uğraş ya da hızdan ziyade özgürlük kavramına denk. Yani olmak istemediğim yerde olmamak, olmak istediğim yerde kendimi var etmek gibi. İstediğim biçimlerde özgürce üretmek, yaratmak gibi. Dolayısıyla kurmacada yarattığım karakterler de mevcut sistemin üstünden atlayıp sadece düzeni değil, bazen kendilerini bile geride bırakanlar. Neredeyse bir hayalet gibi duvarın, yani o katılığın içinden geçmek isteyen, özgürlükleri için hareket eden insanlar. Buna ihtiyaç duyuyor, bunu arzuluyor ve bunun peşine düşüyorlar.


İnsan hem yazar hem çizer olunca daha çok görsel mi düşünür? Birbirini nasıl besler bu iki yetenek?

Bir resim yaparken kullandığım renkleri, kadrajı, biçimleri, hareketi yazın dünyamda da kullanıyorum. Bir örnek vermek gerekirse, resimde bir renk, başka bir renkle yan yana geldiğinde daha iyi parlıyor ve patlıyorsa, kurmacada da bir eylem başka bir eylemle vurgulanıp gösterilebilir. Her iki alanda da yeteri kadarını anlatmak ve yarattığımız dünyanın bir kısmını izleyiciye ve okura bırakmak, hayali paylaşmak durumu var ki böylece iki taraf da aktif olsun, haz alsın. Yazarlığımı ve çizerliğimi bir arada sürdürmek bana bunu sık sık hatırlatıyor. Aynı şekilde, bir öyküyü tasarlarken onu kafamın içinde film gibi yaşatarak, izleyerek masaya otururum ya da resmi tasarlarken hikayesini kurgular, en çarpıcı biçimde bu hikayeyi resmetmeye çalışırım. Hangi sahne bu hikayeyi, izleyene daha iyi geçirecek, hangi renkler karakteri belirginleştirecek, hangi biçimler ortamın gerginliğini aktaracak? Artık bir zamandan sonra ürettiğim bu iki alandaki akıl yürütmelerini birbirinden ayıramıyorum.


Keşfettiğiniz şeyleri paylaşmayı sever misiniz? Son zamanlarda bir kitaptan öğrendiğiniz en ilginç şey nedir mesela?

Özellikle, okumalar yaparken sürekli bir şeyler keşfederim, daha doğrusu keşiflerde bulunacağım kitapları arar, okurum ve sonra da heyecanla yanımdakiyle paylaşmak isterim. Fakat ben, anlatırken bir yandan da akıl yürüten biri olduğum için basitçe paylaşacağım bir şey karşımdaki için bir tuzağa dönüşebiliyor, çünkü başlıyorum etkilendiğim fikrin üstüne düşünmeye, derinleşmeye. Bir yerden dalıp okyanusun ortasında bulabiliyorum kendimi. Benim için çok keyifli olan bu iş karşımdaki için zorlayıcı olabiliyor, hatta bazen dayatmacı olabiliyorum bu konuda galiba. Öte yandan, film, müzik gibi diğer alanlardaki keşiflerimde çok paylaşımcı değilim. Aslında genel olarak kendime kapanık yaşıyorum zevklerimi, açılmayı sevmiyorum. Ama sorulursa söylerim tabii, hiçbiri sır değil. Belki de şimdilerde sosyal medyada çok yaygınlaşan, bir şeyleri üstünkörü paylaşma yoluyla yerme, yüceltme durumlarından sıkıldığım içindir.


Son zamanlarda Ursula Le Guin’i çok yoğun okudum. Kadınlar Rüyalar Ejderhalar kitabında “Çocuk ve Gölge” isimli bir bölümde Le Guin, Anderson’ın bir hikâyesinden yola çıkarak ve herkesin bir gölgesi vardır, diyen Jung’dan da destek alarak gölge üstüne düşünüyor. Gölgemizin ruhumuzun öteki yüzü, bilinçli zihnin karanlık kardeşi olduğunu söylüyor, gölgemizle yüzleşmemiz azaldıkça onun ruhumuzu nasıl tehdit edeceğinden bahsediyor. Daha önce düşünmediğim bir şeydi bu, üstüne epey düşündüm ben de. “Gölgesi olmayan bir gövde nedir ki,” diye soruyor Le Guin. “Hiçbir şey, bir biçimsizlik, iki boyutlu bir çizgi roman karakteri.”


En son ne izlediniz, ne dinlediniz, ne okudunuz?

Ben bir gerilim ve polisiye tutkunuyum, benim için bir film ya da dizi cinayetle başlamıyorsa sıkıcıdır. En son Line of Duty'yi keşfettim ve ekiple (Fleming, Arnott ve özellikle de Hastings ile) resmen dost oldum, tüm sezonları izlediğim için şimdi üçünü de çok özlüyorum. Bir de Netflix’te İspanyol yapımı Intimacy’yi izledim, ele aldığı konu ve anlatım biçimiyle şahaneydi. Krizler, yüzleşmeler, diyaloglar çatır çatır ne güzel yazılmıştı.


Son zamanlarda iyi müzikler keşfedemiyorum, bazen bu yüzden yazmakta bile zorlanıyorum. Sevdiğim bir parça yakalarsam öyküyü yazarken yüzlerce kere başa alarak dinlerim.


Birkaç gündür Samanta Schweblin’in Türkçeye son çevrilen öykü kitabı elimde, Yedi Boş Ev. Yine çok sıkı öyküler. Schweblin gerilimin dizginlerini elinden hiç bırakmadan yaratıyor öykülerini, çok sevdiğim bir tarzı var. Bir yandan da Deborah Levy’nin Eve Yüzerken‘ini okuyorum, film gibi izletiyor hikayeyi, çok hoşuma gitti. Hatta dayanamadım, bir yandan Levy’nin Sıcak Süt'üne de başladım, iki film birden izliyorum diyebilirim, çok keyifli.


*


Bu söyleşi Okur Bülteni'nin 17. sayısında yayımlanmıştır. Davetleri için Adalet Çavdar ve Burcu Arman'a teşekkürlerimle...




27 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör