top of page
  • Yazarın fotoğrafıVuslat Çamkerten

Ben Sadece Eve Dönmek İstiyorum



Ansızın hatırlayacakmışsın gibi. Bir travma, seni hayattan ve insanlardan böylesine yıldıracak, ruhunu sakatlayacak kadar güçlü bir yanlışlık, yoksunluk. Nerede bulacaksın onu, nerede arayacaksın? Bilmiyorsun. Tedirginsin. Bir şeyler olacak gibi, bir türlü olmuyor. Haykırma, patlama arzun her şeyin üstüne çıkıyor. Sabahları işe gitmek için kalkmak, hazırlanmak, sonra seni insanların içine sürükleyecek o ayakkabıları ayağına geçirip sokaklara çıkmak öyle zor, öyle boş geliyor ki. Gerçi işe gitmesen de ne yapacağını kestiremiyorsun. Okuduğun kitaplar, izlediğin filmler elbette güzel, çünkü onlar başka yerlerde yaşanıyor, son sayfadan, son sahneden sonra bomboş dünyana çekilmek artık bu yüzden daha da sancılı geliyor. Çiçeklerle ilgilenmek, resim çizmek, çamura şekil vermek, köseleye deriyi çakmak, duvar örmek, camla, ahşapla, kille uğraşmak… basitçe başka bir şeyle oyalanmayı bile isteyemeyecek kadar yorgunsun, sebebi yok, varsa da bir türlü bulamıyorsun. Her şey eskisi gibi görünüyor, hiçbir şey eskisi gibi hissettirmiyor. Berbat bir hikaye olmalı. İçinde birike birike kireçlenmiş yükü başka türlü kendine izah edemiyorsun. İnsanlarla konuşurken kendini güçlü hissetmiyorsun, aklına eskisi kadar güvenmiyorsun, bir zamanlarki ışığını, gülüşünü, sesinin dinginliğini kaybettiğine neredeyse eminsin. Yalnız insanlar üstündeki etkin değil, kendi kendini iyileştirme kuvvetin de zayıfladı.


Yalnız değilsin.


Ben de seninleyim. Fotoğraflarında tatlı tatlı gülümsediği halde, birbirini gördüğü her yerde başını öte yöne çeviren, selamına, takdirine, teşekkürüne karşılık vermeyen, parasızlıkla yakınan ama alışveriş merkezlerini hınca hınç dolduran, insanlığın çöküşünü neredeyse zevkle kabul eden, dahası bunun için elden hiçbir şey gelemeyeceğini ısrarlı çıkarımlarla savunan ve gerçek sebepleri görmekten ölesiye kaçınanlar, evet o “ruhsuzlar” bile, herkes, hepimiz seninleyiz.


Hepimiz yastayız.


Özgürlüğümüzü kaybettik. Kendi fikirlerimizin güzelliğine inanmayı, hayallerimizi, geleceğe dair umudumuzu, hevesi, hareketi, heyecanı kaybettik. Çöktü, öldü, bitti deyip durduğumuz insanlığın altında kırılan kemiklerimiz yanlış kaynıyor, zarar görmüş belleğimiz bize sanrılar gösteriyor, doğru düşünemiyor, doğruyu bulamıyoruz. Kendimize, bu yasın gerçekliğine inanmak için büyük, gerçek bir sebep arayıp dururken oyalanmaya, uyuşmaya, gittikçe kötüleşmeye devam ediyoruz. Geceleri flu anılar, günden geriye kalan rahatsız edici sahneler, birbirine bağlanamayan sebepler uyutmuyor. Gündüzleri odaklanamıyor, akılcı kararlar alamıyor, öfke krizlerine tutuluyor, kendimizi ve başkalarını suçluyoruz. Yas, algılarımızı felç etmiş durumda. Yaşananlara inanamıyor, donmuş bekliyor, eski günleri ezbere nakaratlarla anmaya devam ediyoruz. Keşkelerle, geçmişe övgülerle, kendimizden başka herkesten bir iyilik, bir eylem beklerken ettiğimiz küfürler ve lanetlerle ömrümüzü dolduruyoruz.


Kendi kendimizi, birbirimizi tedavi etmeyi düşünemiyoruz. Göçükten kurtulan herkes, ağrıyan bir sırt, küskün, sıkışmış kürek kemikleri, iki adımda bir yorulan bacakları ve çarpıntılı kalbiyle, bozulmuş gerçeklik algısıyla sokaklarda birbirine çarpa çarpa yürüyor. Kimse kimseden özür dilemiyor, kimse birbirine doğru yolu söylemiyor. Arabalar yaya geçitlerinde üstümüze sürülüyor, kornalara kulaklarımızı patlatana kadar basılıyor, silahlar, sopalar, bıçaklar her an her yerden çıkabilir. Oturup göğe bakmaya park yok, bir sabah uyanıyorsun, camının önündeki ağaç yok, kim bilir kim sıkılmış da kesmiş. Ormanlar? Onlar sadece kendilerini ateşe verenin. Nefret duymak o kadar kolay ki. Kime aşık olduğumuzla, kimi okuduğumuzla, ne yazdığımız ve neyi sorguladığımızla hiçbir güzelliğe erişemediğimiz kadar hızlıca yargılanıyor, aynı hızla linç ediliyoruz. Kimse kimseye emanet değil artık. Kimse kimseyi sevmiyor.


Yas çocuklarımızı, gençliğimizi, bilgelerimizi, üretimimizi, aydınlığımızı, yaşayan her şeyi yutuyor.


Yas bir ölüm makinesi.


Geleceğimizi kaybettik. Yaşamayı ve yaşatmayı kaybettik. Sokakların güzelliğini, birlikte olduğumuzda boyumuzdan ne büyük, ne güzel işlere kalkışabileceğimizi, her şeyi iyileştirebileceğimizi unuttuk. Dayanışmayı kaybettik. Kendimize, dostlarımıza, başkalarına şifa olabileceğimizin farkında değiliz, iyiliğimizi, gücümüzü, kudretimizi kaybettik. Çözülemeyen her şey üst üste birikiyor, teselli yok, umut yok, eylem yok. Düşünce yetimizi, akılcılığımızı, ruhumuzu, kalbimizin heyecanını kaybettik.


Kendimizi tazelenmiş, capcanlı hayal ettiğimiz anlar oluyor, küçük de olsa içimizde kıpırtılar duyuyor, gelgelelim heves ettiğimiz şeylerin devamını getiremiyor, hasretlerle çalkalanıp eyleme geçemiyoruz. Her nasılsa, Hayat devam ediyor, diyorlar. Konferanslar, toplantılar, buluşmalar sürüyor, bildiğimiz birileri sahnelere, kürsülere çıkmaya devam ediyor. Geçecek diyorlar geçmiyor. Reklamlar sürüyor, ekranlardan “Her şey çok güzel olacak/yeni bir sen doğacak/sen buna değersin/doğadan ilham al/hayat sevince güzel,” diye bangır bangır bağırıyorlar, hiçbir söylemde kendini bulmuyorsun. Ama sen bunu yine de sık sık söyleme. Sıkılırlar senden, istemezler, aforoz edilirsin. Kendileri çok yaşıyormuş, hissediyormuş, coşkularla dolup taşıyorlarmış gibi karşına dikilip, Depresyona yatkınsın, deyiverirler. Annen de böyleydi, kendi kendine ağlardı, baban panik ataktı, hiçbir şeyle mutlu olmazdı. Sizin genlerinizde var bu iş. (Çaresi yok.) En iyisi alış sen buna, fazla kurcalama, hayat böyle işte, yuvarlanıp gideceksin. (Ve böyle kupkuru öleceksin. Hepimiz böyle öleceğiz, bunda sıradışı bir şey yok. Çünkü bizde sıradışılığa izin yok. Sırana gir!) Bak, biz sana alıştık. (Sana yardım etmeyi çoktan bıraktık, biz birbirimize de yardım etmiyoruz ki. Yas bu! Kendi yasında herkes yalnızdır.)


Oysa yas bireysel değil artık, boyumuzu çoktan aştı, toplumsal, ulusal kederlere dönüştü. Kayıplarımız ortak. Kayıplarımızın açtığı yaralar ortak. Yas her birimizi, değerlerimizi, yaşatmaya çalıştığımız ne varsa her şeyi ezip geçen bir ölüm makinesi. Harekete, yeniliğe, ilerlemeye izin vermiyor. Salgın bir hastalığa yakalanmış gibi hep birlikte geçmişe saplandık, kılımızı kıpırdatmadan geleceğin yasını tutuyoruz.


Kıpırtısızlık bizi öldürüyor. Hayatlarımız, derilerimizin üstünde yapış yapış, kurtulmak istediğimiz ama onlarsız da olamadığımız bir şeye dönüştü. Dünyanın geri kalanıyla buluşamıyoruz. İçimizde artık bir yerlere kaçma hevesi bile yok, sadece eve dönmek istiyoruz, dönemiyoruz. Yaşam çekirdeklerimiz kurudu, çatladı, içerden akan irin ellerimize bulaşıp başkalarını da zehirliyor. Kendimizi sevemiyoruz, birbirimizi sevemiyoruz.


Bir travma, bizi hayattan ve insanlardan böylesine yıldıracak, ruhlarımızı sakatlayacak kadar güçlü bir yanlışlık, yoksunluk… Siz de benim gibi, bazen hala çocukluğunuza dair korkunç bir şey, geriye ittiğiniz bir detay, kötü bir masal hatırlayacağınızı sanıyor musunuz? Yoksa her şey sıradan biçimde devam ederken, birileri sahnelere, kürsülere çıkarken, ekranlar aynı şeyleri söyleyip dururken, yani kelimenin tam anlamıyla “durup dururken,” biz neyin yasını tutuyor olabiliriz ki? Kaybolan bireysel ve ulusal özgürlüklerin yasını mı, yoksa ölen bebeklerin, katledilen hayvanların, ayaklar altındaki kadınlığın, nefretle dışlanan azınlıkların, çamura bulanmak istenen, izin verilmeyen sanatın mı?


Bilmiyorum.


Ben sadece eve dönmek istiyorum.


*

Bu yazı Psikeart Dergi'nin Mart-Nisan 2019, "Yas" temalı sayısında yayımlanmıştır. Daha güzel günlerin yakında olduğunu umuyorum.

72 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page