• Vuslat Çamkerten

Sözcükler: Büyüye, Duaya ve Buyruğa Dönüşen

Güncelleme tarihi: 1 gün önce



Sözcüklere sahip olduğumuzdan beri ne çok Babil Kulesi kurduk. Ne çoğunu yerle yeksan ettik. Sözcüklerle kendimize bir düzen ve standartlaşma yarattığımızı, medeniyetin kendisini değil belki ama her sabah üstümüze geçirdiğimiz örtüsünü kazandığımızı söyleyebiliriz. Öte yandan bu şahane buluşla gittikçe lanetlenmişe de benziyoruz. Mesela, her şeyin ışık hızında bir çabayla aynılaştığı ve insanların böylece gittikçe sığlaşarak kendine yabancılaştığı, iç sesiyle iletişimi kesilmiş, kendi sözcüklerinden yoksun halde, yüzeyde baloncuklar çıkararak hayatta kalmaya çalıştığı şu zamanda birine, “Seni seviyorum,” desem onu ne kadar inandırabilirim? Bu iki sözcüğü yan yana getirmiş olmam karşımdakini yeteri kadar ikna eder mi? Pek sanmıyorum. Sözcükleri nasıl böyle güçsüz ve itibarsız bıraktık? Birbirimizle konuşmak nasıl bu kadar tatsızlaştı?


Birbirimizi anlamayacağımızı bilerek her gün birbirimizle konuşmaya çalışmak bir lanet olmalı. Bir fabrikada aynı bantın önünde her gün aynı contayı aynı vidaya geçiren insanın kendine ve yaptığı işe yabancılaşmasını, şahane döşenmiş akıllı binalarda sürdürmeye devam ettik. Şimdi artık kullandığımız dili robotlar da kullanıyor. Öyle mekanikleştik ki kendi içimizi boşaltırken sözcüklerimiz de koflaştı. Sistemlerin içinde kodlandık, kısıtlandık, alıkoyulduk. Sözcüklerimiz de kodlara dönüştü, kısıtlandı, bizi birbirimizle candan ve hakikatle konuşmaktan alıkoydu. Sözcüklerle tehlikeli, çirkin oyunlar oynuyor, imalarla, yalanlarla konuşuyoruz. Buna alışacak mıyız ya da bunu değiştirebilecek miyiz sorusu, odanın ortasına atılmış el bombasına kim koşup etkisiz hale getirecek diye sormaya benziyor. Bam!

Kendime Söylediğim Sözcükler


Kendi kendimle konuştuğumda sözcüklerin bana verdiği dünyayı, eğer seçimlerim kuvvetlilerinden yanaysa o sözcüklerin nasıl sırtımı sıvazlayıp kanatlarımın altını havayla doldurduğunu düşünüyorum. Kendi kendimi, kendime inandırdığımda beni dışarıdan gelen hiçbir sözcüğün yıkamayacağını. Ve içime giden yollar tıkanıp da kendimle konuşamadığımda, başkalarının sözleriyle nasıl kolayca yaralandığımı.


Sözcüklerin onları alışagelerek ve basitleştirerek kullanışımızın çok ötesinde muazzam bir gücü olduğunu kendime daima hatırlatırım. Birini sözcüklerimle üzebilir, kırabilir, alaşağı edebilirim ya da sözcüklerimi doğru seçerek onu uçurabilir, kendime aşık edebilir, kendine güvenmesini, hiç çıkamadığı o yola çıkabilmesini sağlayabilirim. Bir yazar olarak sözcüklerle hikayeler kurmayı, yeni dünyalar yaratmayı severim, sözcükleri bir araya ustalıkla getirebilirsem eğer, kırmızı ışıkta yanınızda belirecek kadar ete kemiğe bürünmüş karakterler yaratabilirim. Bunları sözcüklerle arası iyi olan herkes yapabilir.


Ama şimdi söyleyeceğim şey büyünün kendisine benziyor. Büyü iki şekilde işliyor. İlki sessizlikte, ikincisi tekrarla gerçekleşiyor. İlkinin çalışma yöntemi, bir sözcüğü anmamak. üstüne. Sözcüğü unutana kadar dilinin ucuna bile getirmemek. Sözgelimi, yıkıcı enerjisini bildiğim, hissettiğim kimsenin ismini anmıyorum, onu isimsizleştirip biçimsizleştiriyorum. İsminin aklımda yarattığı resmi, ete kemiğe bürünmüş, nesneleşmiş halini yok ediyorum.


İsim deyince aklıma Kızılderililer geliyor. Çocuklarına muazzam kıymette bir hediye verir gibi, bir mirası elden ele geçirir gibi koydukları isimlerde barınan kuvvet, sözcükler söz konusu olduğunda es geçilecek gibi değil. Sözcüklerin yaşantının içinde bu denli kıymetle kullanılışı, kültürün, toplumun içinde yaban bir hayvan gibi ehlileştirilmeden korunup büyütülmesi ve atfedilmesi beni etkiliyor. İsimlerin her biri verilen kişiye bir vaat, misyon, yaşama biçimi ve felsefesi veriyor. Çocukların isimlerinin bile modayla ve çeşitli eğilimlerle verilip aynılaştığı şimdilerde “Soğuk Rüzgarın Ardından Gelen Kızıl Kaplan” gibi bir isim duyduğumda irkiliyorum. Geçmişin, tecrübenin, hatıraların, doğanın değerli olduğu her yerde sözcüklerin de değeri var demek ki diye düşünmeden edemiyorum.


Sessizliğin ve karanlığın bile sesini duyan insanlardan bahsederken büyü dediğim şeyin ikincisine gelelim. Yani tekrarlarla anmaya. Bir duaya ya da nakarata dönüştürmek gibi bu iş. Çağırmak da diyebiliriz buna. Bilirsiniz, halk arasında bir şeyi kırk kere söylersen olur derler, iyi manaya da çekilir, kötüye de. Bir şeyi bekliyorsam, istiyorsam, onu en küçük detayına kadar hayal etmeli, planlamalı, sözcüklerle dillendirmeli, kendi kendime sıklıkla ondan bahsetmeliyim. Çocuklarla yaptığım felsefe atölyelerimden birinde, “Gerçeklik” üstüne konuştuğumuz bir dersteydik. Bir çocuğun, “Eğer tek boynuzlu, bembeyaz bir atı her bir tüyüne kadar ve hatta her bir tüyünün rüzgarda uçuşmasına kadar hayal edebiliyorsam o at gerçekleşmiştir, artık gerçektir,” deyişini ve bunu ifade ederken o beyaz unicorn’un gözlerinin önünde canlanışını izlediğimi unutamıyorum. Atın yansıması öğrencimin gözbebeklerindeydi adeta! Unicorn her bir tüyüyle vücuda gelmiş ve onunla iletişime geçmişti.


Bahçenin Ortasındaki Fil


Size söylediğim cümle bu: “Bahçenin ortasındaki fil.” Merak ediyorum, size bahçenin ortasındaki filden bahsettiğimde nasıl bir fil düşünüyorsunuz? Fil küçük mü, büyük mü, uyuyor mu, ayakta mı, pembe mi, yaşlı mı, üzgün mü, zıplıyor mu? Peki ya bahçe? Aklınızda canlanan bahçeyi da duymayı isterim. Uzun zamandır ayak basılmamış, sarmaşıklarla örülü koyu bir bahçe mi bu, yoksa özenle budanmış yeşil bitkilerle ve çiçek tarhlarıyla, süslü, göz alıcı bir bahçe mi aklınızda canlanan?


Wittgenstein, biriyle konuştuğumda kafamın içindeki resmi onun kafasına sokmaya/orada da canlandırmaya çalıştığımı söyler. Konuşmak, birbirimizin kafasının içindeki resimlerin değiş tokuşudur. Bu resimlerin birbiriyle tutmadığı yerde iletişimde eksiklikler ve yanlış anlaşılmalar belirir. İletişim keyifsizleşir, sözcükler arada boş yere gidip gelen işlevsiz araçlara döner. Yine bu yüzden sevdiğimiz insanlarla aynı şeyleri sevmeyi, aynı şeyleri düşünmeyi, “aynı resmi” görmeyi arzularız. Aynı şeyleri birbirine benzer resimlerle düşünebildiğimiz (elbette tastamam aynılık hiçbir zaman mümkün değil) kişilerle kurduğumuz iletişim bizi doyurur, besler, bir sonraki konuşmayı bekletir ve özletir. Öteki türlüsü, fazla yenen ve bünyeden atılmayı bekleyen ya da hiç doyurmayan bir yemek gibi tatsız, doyumsuz bir tecrübedir.


Büyük Resimdeki Monolog


Sadece birbirimizle konuşuyor değiliz, evlerimizden çıktığımızda sokakların, kentlerin de bizimle bir iletişim biçimi var. Metal yığınına dönüştürülen kentler bize bir şey söylüyor, etrafta neredeyse hiç parkın olmaması bize bir şey anlatıyor. İktidarlar sokaklarda bizimle bankları kaldırarak ya da bankların oturaklarını neredeyse üstüne oturulmayacak denli rahatsızlaştırarak konuşuyor. Sokağa çıktığımızda soluklanmak için bir kafeye, restorana oturmak zorunda kalmadan, tuvalete ve suya para vermeden dolanamamamız, yaşadığımız kentin bir türlü sakini olamayışımız, kadınların ve LGBT+ bireylerin bazı yerlerde karanlık çöker çökmez, bazı yerlerde güpegündüz tehlikede oluşu, sokak hayvanlarının görmezden gelinişi, korunmayışı, kaldırımların yok edilişi, trafiğin hali, yaşama dair -şu an aklınızda can alıcı resimlerle belireceğini bildiğim- türlü hileler, ihlaller ve korkunç bir görmezdenden geliş bizimle buyruğa dönüşmüş bir iletişim formunda konuşuyor. Sözcüklerimizin işlevsizliği, iletişimin bizim için monologa dönüşmüş hali yıkıcı.

Biz ne kadar güzel bahçeler hayal edersek edelim, bazen karşı taraf tek bir ağacı bile düşlemekte zayıf kalabiliyor, bazen de bunu bile isteye reddediyor. İşte o zaman ne resimlerin değiş tokuşu mümkün, ne sevginin, saygının ne de içi bunlarla doldurulacak sözcüklerden oluşan bir iletişimin.


Öyleyse bombanın pimi yine çekildi: Buna alışacak mıyız? Bunu değiştirecek miyiz?


*

2021

Bu yazı ilk kez Psikeart Dergi'nin "İletişim" temasında yayımlanmıştır.



83 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör