• Vuslat Çamkerten

Suda Batmayanlarla 7 Karşılaşma

Güncelleme tarihi: 1 gün önce

*Bir zamanlar bazı kadınların cadı olduğuna ve cadıların suda batmadıklarına inanılır, bu inançla cadı denerek yaftalanan kadınlar, elleri ve ayakları bağlanarak suya batırılırdı.


Başkaldırıları en az düzen kadar oturaklıydı. Sıkı sıkıya tutundukları tek şey buydu herhalde. Savaş. Uzlaşmanın içinde onlar için bir çıkış yoktu çünkü. Barış kanlı bıçaklıydı. Barış yalnızlıktı, barış sessizlikti, barış şöyle en fırtınalısından bir rüzgâr koparmaktı. Savundukları vatan oldukları şeydi. Kutsal filan değillerdi. Çatladıkları, taştıkları, dağılıp yeniden birleştikleri yerde güvenli değil, belirsizliklere açılan yeni yollar vardı.

Reddedişler, onları oldukları kadına, gerçek birer sanatçıya çevirdi. İnsanın yanıtsız kalması, sınırsız kalması demek bir yandan. Direnerek güçlenirken büyüdüler. Metinlerini kırmaktan korkmayarak, şiirlerini parçalayıp yeniden yapmaya cüret ederek, bazen kendi isimlerinden bile vazgeçmek zorunda bırakılarak ve mahlaslar takınarak varoluşlarını ortaya koydular. Sadece kendi içlerindeki kuvvete dayanarak saçlarıyla, kulaklarıyla, yetmedi, boynuzları, kanatları ve toynaklarıyla kendilerine çevrilen rüzgâra hükmetmek üzere yürüdüler. Dimdik. Renkleri ters düz etmekten, uzlaşmaların dibine bakmaktan, her gün başka bir şeye şaşırmaktan, bazen bir köşeye çekilmekten, gerekirse karanlıkta bile gözlerini bir şeye dikmekten çekinmediler. Gerçeğin ve karmaşanın doğasından kendi doğalarını ayrı tutmadılar. Bir orman gibi yaşıyorlardı. Göz olup gördüler. Bir devin ellerine dönüşüp görüneni ve ötesini kucakladılar. Öte yandan her şey onları kırabiliyordu. İncecik bir kâğıt gibi katlanıp avuç içi kadar kaldıkları günler oldu. Ölüm üstüne düşündüler, ölüme gittiler. Yaşam üstüne düşündüler, her şeye rağmen yaşamın acımasızlığını güzelliğinden ayırmadan, karanlığın içinde aydınlıklar yaratabildiler.

İnsanın, yaşamın içine kendinden sahici bir parça katması zordur. Bu kadınlar ruhlarını, o koca bilge ruha katıştırmayı bildi. Yaşamın kalkan tüyleri, bulanan midesi, yenen tırnakları, arzuları, kâbusları oldular. Dönüşümü bu kadınlarda görebilirsiniz. Onlar genç yaşta kendilerini camdan atarken ya da kafalarını yanan ocağa uzatırken de bunların farkındaydı. İçlerinde boyun eğmeyen, ateşi kesmeyen, susmayan bir yer vardı.

Toplumun onları saklamak, susturmak istediğini biliyoruz. Ne var ki, dayatmaya ve yasaklara maruz kalsa- lar da bu kadınların hepsi özgür iradeleriyle yaratmaya, yapraklanarak büyümeye devam ettiler. Buna bilgelik, çılgınlık, büyücülük, ne derseniz deyin, onlar bize ilham ve güç vermek için filan değil ancak böyle yaşayabildikleri ve başka türlüsü mümkün olmayacağı için yazmaya devam ettiler. Etrafları boşaldıkça kendi içlerinde daha küçük odalara ayrıldılar. Her biri bizimle paylaştıkları ve paylaşmadıkları başka dünyalara dönüştüler. Fikirlerle gözleri doldu. İyi bir fikrin etrafında ve içinde dolanacak kadar esnerken kabuklarını, zırhlarını kırdılar, yaralandılar, kanlarını akıttılar. Etleri acıdı, kemikleri bileklerinden boyunlarından fırladı, gözlerinin üstüne perdeler kapandı, saçları döküldü ve işte böyle gecelerde dönüştüler. Hâlâ aklımızın köşelerinde dolanan o şiirler ve metinler, o roman kahramanları böyle doğdu.

Düzen güçleri, TV şovları, uzlaşmalar ve kitleler tarafından telaşla kucaklanan ana akımlar orada, hayatın tam ortasındaydı ama onlar iktidarın halkasına girebilmek için etrafını dolanmayan, ele gelmeyen ve muhakkak ki istenmeyen bambaşka güçler kuşandılar.

Bu bir güçlü olma hikâyesi değil. Hatta güçsüzlüğün dibine vurma, kendine acıma, kendini yok etme hikâyesi bazen. Bir sanatçıyı 7/24 size ilham vermekle görevlendiremezsiniz. Sanatçı okurundan, izleyicisinden, meraklısından gelen sorumluluğu kabul etmez. Onun kanunları dilidir, kalemidir, düş gücüdür. Kendine boyun eğse bile size asla eğmeyecektir. İşte bu sebeplerle ve daha fazlasıyla elbette, ruhunu o koca bilge ruha katıştırmayı bilmiş bir suda batmayanla diplerde ve yükseklerde karşılaşmaya devam edersiniz.

SUDA BATMAYANLARLA 7 KARŞILAŞMA

SYLVIA PLATH

Sylvia,

Sana bulunduğum noktadan yazıyorum.

Dünya bir çukur kadar küçük ve havasız. Bir daha kim- senin beni sevmesine izin vermeyeceğim. Başkalaşmaları, dönüşümleri, yeni kararları, biteviye değişen geleceği daha fazla yaşamayı istemiyorum. Daha fazla yaşamayı istemiyorum. Geçen her anla zehirlenerek ölmekteyim. Dudaklarım uyuşuyor. Gözlerim akıyor. Uykunun iyileştirdiğini hiç görmedim. Köfteler tabakta buz. Yoğurt sulanmış. Pilav kuruyup taşa dönmüş. Havuç salatasının rengi mordan siyaha çalıyor. Çamaşırlar saatlerdir makinenin içinde asılmayı bekliyor. Işınlanmak istediğim bir yer düşünüyorum, çocuklara anlattığım türden masallara ihtiyacım var. Tanrıdan heyecanlanmayı diliyorum. Lütfen birazcık heves, lütfen. Her şey başını kaybetmiş, ne sonlara varıyorum ne ortayı bulabiliyorum. Hiçbir yere gitmeden, hiçbir yeri terk etmeden yaşayabilir miyim? Bir nokta olup şimdide kalabilir miyim? Bir nokta olup kendimde durabilir miyim? Noktadan düşmeden dimdik durmayı becerebilir miyim?

Eskiden susmazlardı ama içimde çığlık atan kimse yok artık. Dünyam bir çukur kadar küçük ve havasız. Bir nokta. Noktanın içinde tepetaklak olmak, noktanın doruğuna tırmanmak, orada sevilmeyi, bir ev hayvanı gibi okşanmayı beklemek.

Sence daha fazla düşebilir miyim?

UNICA ZÜRN

Sigara dumanı gizil bir güç gibi koridoru geçiyor, duvarlarında boy boy kâğıtların, çizimlerin, şiirlerin asılı olduğu, Afrika’dan gelme ahşap masklarla, topaçlar, biblolar ve şekilsiz tabaklarla çevrelenmiş odadan içeri giriyor. Unica’yı yerde, kendinden büyük bir kâğıdın üstünde seçiyorum. Çıplak. Gözlerini yummuş. Elini bir iğne gibi, çizgilerini iplik gibi kullanarak kendini kâğıt üstünde bir anagrama dönüştürüyor. Bir sürü anlama gelebiliyor o zaman. Bir zaman dilimine, bir uzama bağlanmaksızın ve anlamsız kalmayı göze alabilerek değişebiliyor. Ne sevinçli ne de üzgün görünüyor. Huzur? Sanmıyorum. Şüphesiz olduğunu söyleyebilirim belki. Kendini, anagramın içine oyduğu başka dünyalara akıttığı şüphesiz.


URSULA LE GUIN

Sahil şeridinde yeni bir hayalet gemi daha. Denizin di- binden bulup çıkardıkları batık gemileri restoran yapma- ya niçin bayıldıklarını hiçbirimiz bilmiyoruz, turistlerin ilgisini çekiyor olmalı. Küçük bir şantiyeye dönüştürül- müş olay mahallinden uzaklaşıp ana caddede yürümeye başlıyorum. Yağmur atıştırıyor. Buralarda yağmurla savaşılmaz, fırtınayla da öyle, en fazla evlerimize gireriz. Kore manavının önünde görüyorum Ursula’yı. Yağmur onun da umurunda değil belli ki, elindeki yeşillikleri evirip çevirip kokluyor, file çantasına yerleştiriyor. Mısırları, uzun uzun kabakları, turpları ve zencefilleri geçip şeffaf plastik kutulardaki yaban mersinlerinin ve karadutların önünde duruyor. Yanında bitiyorum, yüzüne yandan bakmak güzel. Geç kaldın, diyor gülümseyerek, buldun mu? Bez çantamı hafifçe aralayarak içini görmesini sağlıyorum.

Eve döndüğümüzde ıslağız. Üstümüzü başımızı girişte bırakıp içeri geçiyoruz. Ursula yaban mersinli kekin diğer malzemelerini dolaptan tezgâha aktarırken aynı anda fileden çıkanları yerleştiriyor. Islanmasın diye fularımla sardığım büyü kitabını çantamdan çıkarıyorum. Bir dolar diyorum, göz kırparak. Çarşıdaki sahaftan mı? Başımı sallıyorum. Yerdeniz Büyücüsü de vardı ama artık o kadarına da param yetmedi diyorum, parmaklarımla iki yaparak. Kahkaha atıyor. Kuzey büyülerinden başlayalım, diyor. Keki fırına verdiğinde kitabı elimden alıp Tılsımlar, Runik Harfler ve Mühürler bölümünü yeniden, bu sefer kendisi yüksek sesle okumaya başlıyor.

FLANNERY O’CONNOR

College Street’te en sevdiğimiz kahveci bu. Tamamen camdan ön cephedeki büyükçe masaya oturup sokağı seyretmeye bayılıyoruz. Şu saatlerde kalabalık olması normal. Dükkânın önündeki bankta yer var ama dışarısı eksi yirmi beş derece olduğu için içeriye girmemiz şart. Girişte tereddüdümüzü fark eden başka bir müşteri bizi kibarca masasına davet ediyor, kendisi birazdan kalka- cakmış zaten. Favori masamıza oturacağımız için sevinip teşekkür ediyor, üstümüzü başımızı kat kat soymaya başlıyoruz. Kadın bir şey söylüyor, duyamadığımı söyleyip yinelemesini rica ediyorum. Masaya açtığı gazetenin manşetindeki adamı göstererek, Çok yakışıklı, diyor. Gerçekten öyle, diye yanıtlıyorum. Ama çok kötü bir adam, derken yüzü kırış kırış oluyor. Başlığa alıcı gözüyle bakınca adamın belediye başkanı olduğunu keşfediyorum. Siyasetişte, deyip kahvelerimizi almak için kalkıyorum.


Masaya yeniden yerleşirken kadının yakasındaki tilki kürküne, pembe örgü kazağına, sipsivri, upuzun ve kırık, cansız tırnaklarına, parmaklarındaki elmas, yakut, pırlanta gibi parlayan yüzüklere bakıyorum, beyazlı grili dümdüz saçları yağ içinde. Ve o da aynı şekilde beni süzerken ilk başta vadettiği gibi kalkmaya niyetli görünmüyor. Aksine yeniden gazeteyi gösteriyor. Çok yakışıklı değil mi? Arkadaşımla göz göze geliyoruz. Öyle, diyorum, ama çok kötü bir adam. Sanki ben başka bir şey demişim gibi, Ama çok kötü bir adam, diye yineliyor. Çantasından ucunda tahta bir haç olan uzun zinciri çıkarıp masaya koyuyor. Bitmiş kahvesine bakıyor. Her şeyi başa alan bir tavırla yeniden gazetesine dönünce aklıma nedense Flannery O’Connor’ın öyküleri geliyor. Elmas yüzüklerin yanında tahta haçlar, tilki kürkünün üstüne dökülmüş yağlı saçlar, hayranlığın yanında nefret. Bu kadının bir O’Connor öyküsünden çıktığına eminim.

JOYCE CAROL OATES

Sevgili Bayan Oates,

Dünyamın kapıları bana sormadan, başka bir dünyaya doğru ardına kadar açıldı. Eşikten cesaretle atlayıp yürüyorum. Bu, kendimi bir evden ötekine taşımaya benziyor. Elimde kutularım. Âşığım. Kendimi terk edip ona taşınıyorum. Hayır, o kadar da değil. Bu galiba saçmalık olurdu. Yani annem duysa böyle söyler. Ama hoşuma gidiyor. Kendimi gelecek üstüne düşünürken yakalıyorum. İçinde bizi taşıyan gelecek neye benziyor? Gözlerimin önünde adamakıllı bir şey canlanmadığında bunalıyorum, o zaman çabucak mutluluk verici başka bir hayale geçiş yapıyorum. Yine de umutla, kuvvetle doluyum. Âşığım. Yoo, o hep hayalini kurduğum gibi bir büyücü değil, bir ejderha avcısı ya da bir piyanist değil. Fark etmez, ilk öpücük için başımı arkaya atmış, dudaklarımı araladım, bekliyorum. Beyaz tavşanlar, incecik bacaklı ceylanlarla birlikte yürüyoruz. Rüzgâr saçlarımı karıştırdığında, elim çaydanlıktan yandığında, gürültünün ortasında kulaklarımı kapattığımda ve hatta birisi bana sersem diye bağırdığında gülüyorum.


Aşığım Bayan Oates.

VIRGINIA WOOLF

Bir su birikintisi yetiyor bana. İçinde dalgalar yarata- bileceğim küçük kara bir su işimi görüyor. Sırtüstü uzanıyorum. Göğsümde bir kurt yavrusu taşıyorum. Neşesi, hırlayışı, soluğunun kokusu, uykusundaki huzuru. Onda kendimi buluyorum. Bir kurt gibi her şeyi duymak için yaratılmışım. Maskelerin, tasmaların, zincirlerin takılıp çıkarılma sesleri her sabah, her gece. Günlerin birbirine sürtünüşü, hiçbir şey bir su gibi akıp gitmiyor. Dünyanın kendi ekseninde dönerken çıkardığı o zırıltı. Suskunluğun çürük kokusu, duvarlar, kalabalık, hasret. Neyi istediğimi bilmeden uzayıp giden hasret. Duymadan, düşünmeden duramamak beni öldürüyor. Ters dönüp suyun içinde çömeliyorum, elbisemin kat kat etekleri tepeme asılıyor. İnatçı bayraklar gibi beni ele verecekler. Bir balık gibi kaçıp gidemiyorum. Onun yerine yavruya sarılıyorum, ıslak, tüylü ağırlığı bizi derinlere bırakıyor. Ağzından rüyalardaki gibi küçük ve parlak baloncuklar çıkarken gözlerimiz birbirine bakıyor.

PATTI SMITH

Oueen West’te defalarca dolanmana rağmen ikinci el satan bu dükkâna ilk defa giriyorsun. Girişteki Harleyciyi gerçek sanıp irkiliyorsun. Adamın eti et gibi, yüzü yüz gibi ama sonra büyük cadı şapkasının altındaki kuru peruğu fark ediyorsun.

Dükkâna girince başının üstünde bir çan ötüyor. Sağlı sollu kovboy çizmelerinden bir patikada ilerliyorsun. Acı kahveler, siyahlar, domuz burunlar, sivriler. Kuşaklı, fırfırlı, jarse elbiselerin ardından gabardin kumaşlar, tiftik ve türlü türlü düğmeler avuçluyorsun. Chelsea Otel’in koridorlarının kokusu buna benzer bir şey olmalı. Isınmış deri, keçe, şarap, ot, kösele, ıslak yün ve tükürük. Odalardan birinden elinde gitarıyla çıkan deri ceketli kızı düşü- nüyorsun. Saçları dağınık, bir şeyler mırıldanıyor, yeni bir şarkı belki. Peşinden yürürken çıplak ayaklarına bakıyorsun. Çıplak ayaklar sende tuhaf hisler uyandırır, aidiyet duygunu zedeleyen türden hisler. Kızın söylediği şarkıyı tanıdın. Onun uykuyla karışık tütün kokan ensesine iyice yaklaşmıştın ki önünde durduğunuz kapı açılıverdi. Tezgâhtar iniltini duymuş olmalı, yanında bitiyor. Ona bu gece Patti Smith olacağını söylüyorsun. Kız gülümsüyor. Birlikte kurdelelerin, saç bantlarının, gözlüklerin, saatlerin ve eşarpların olduğu bölümü geçip deri montlara varıyorsunuz. Uzunlar, kısalar, fermuarlılar, yırtmaçlılar. Kız askılara doğru uzanıp ellerini derilerin arasına sokuyor. İçine bir şey giymemeye karar veriyorsun. Patti gibi. Evdeki yüzüklerini düşünüp ellerine bakıyorsun, şu kırmızı ojelerden kurtulmalı. Tezgâhtar dirseklerine kadar kollarını da içeri sokarak askıdakilere nefes aldıran küçük kulaçlar atıyor.


İşte, diyor sonunda, aynı anda gözleri senin eteğinde ve topuklularında geziniyor. Yutkunduğun için rahatsız oldun.


Bugün üçüncü kişisiniz.


Gözlerini aynadaki görüntünden alamadığın için damarlanıp beyazlamış yumuşacık derinin üstünden kollarını sevmeye devam ediyorsun. Üçüncü kişi demek. Dükkânın işleri kesat herhalde diye düşünüyorsun.


Ama, Bence akşamı bulmadan dördüncü Patti de gelir, diyor kız. Aslında her cadılar bayramında bu dükkândan en az beş Patti Smith çıkarıyoruz.


Kıkırdıyor.

Onlar başkalarının Patti’si, benimki değil.

Pekâlâ, diyor kız, poşet istiyor musunuz?

Başını sallayıp küçük el çantandan çıkardığın kredi kartını uzatıyorsun. Pörsümüş derilerin arasında, birlikte kasaya doğru yürüyorsunuz.


*


Bu yazı, ilk kez 2020 yılında KE Dergi'nin kadın yazarlara özel 6. sayısında yayımlanmıştır.



36 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör