• Vuslat Çamkerten

Terk Edilmiş Topraklar

Güncelleme tarihi: 1 gün önce




Bir andan ötekine zıplayarak, çoğu zaman delice bir hızın içinde tozun dumanın kendisi olarak, bazen yavaşlayıp soğuyarak, ama hiçbir zaman kurallarını koyamadığımız, sınırlarını çizemediğimiz, beklentilerimize uyduramadığımız, akıp giden bir yaşamın içindeyiz. Bu, her an böyle. Bir an bir anımıza uymuyor, çünkü an dediğimiz şey ne ki, geliyor ve geçiyor, bir de bakmışız şimdi bir başka andayız.


Epey sıkı bir hayhuyun içindeymişiz gibi duyuluyor, sanki hiçbir şeye vakit yokmuş gibi. Oysa her şeye vaktimiz var. Rüzgarı, arka bahçedeki çocukları, güneşin batışını durarak değil, aksine durdurak bilmeden duymalı, seyretmeli. Vaktimizin olmadığı belki de tek şey, geçmişe dönmek.


Bizi geçmişin kara deliklerine götürüp de geri getirmeyen yolların başını affedememek çekiyor. Hataları, insanları, yaşananları bir türlü affedememek. Bilhassa da güzel zamanları gölgeleyen düşkırıklıklarından bahsediyorum, sözgelimi çok sevilen bir sevgilinin, birlikte dünyanın öbür ucuna kaçmayı düşündüğümüz bir dostun bozduğu büyüden…


Hayaletlerin Peşinde

Affedememenin akla düştükçe insanın içini ziftleyen, coşkusunu, yaşama hevesini alaşağı eden bayrağıyla geçmişin topraklarına mıhlıyoruz kendimizi ve orada kalmakta epey ısrarcı oluyoruz. Oysa yaşam, ellerimizin arasından, ayaklarımızın altından akıp gidiyor, böylesi bir akışa ve sürekliliğe hükmetmek mümkün değil.


Bunu her yerde okusak, içten içe bilsek, kokteyllerde üstüne gevezelik etsek bile, bir zamanlar yaşanan (ekseriyetle güzel) günlerin hatrına, bazen geçmişimizi şimdimize bağlayan dikenli bir ip buluyor, ucunu bırakmak istemiyoruz. Yeniden yaşanamayacağını ve varoluşunu yitirdiğini apaçık bildiğimiz o zamanlara onursal bir varoluş yüklemeye devam ediyoruz. Salt hayal edebildiğimiz için bir zamanlar yaşanan anların, şimdiki zamanda hala canımızı yakmasına müsamaha gösteriyoruz. Affetmenin sonunun kendimizi azat etmeye varacağını hissetsek bile bunu yapmıyoruz, yapamıyoruz. Zira geçmişi, “affetme”nin uçsuz bucaksız topraklarına özgürce bırakmak demek, onu unutmak demek. Bu aynı zamanda, o güzel zamanların bir daha asla geri gelmeyeceğinin usluca kabulüdür de. Ve hiç şüphesiz can yakar. Herhalde bu yüzden, geçmişin peşini avuçlarımızı kanata kanata sürmeyi, unutmak yoluyla bir anda hayatımızdan çıkaracağımız bir “geçmiş zaman parçası”nın yaratacağı sarsıntıya yeğliyoruz. Fiziksel olarak yaşamlarımızın dışına çoktan çıkardığımız halde, geçmişte bize ettikleri hatalardan ötürü sevgililerimizi, arkadaşlarımızı, kıymet verdiğimiz kimseleri affetmiyor, onları aklımızın karanlık odalarında var etmeye devam ediyoruz.


Biz esasında hayaletleri affetmiyor, hayalet zamanları kovalayıp duruyoruz. Hayalet sevgilileri, hayalet dostlukları, hayalet gülüşleri. Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüz ya hani, sahibi bile olmadığımız o toprakları kaybetmemek için debeleniyoruz. Bazen de çiçeklerimizi arka odalara terk edip güneşi, suyu, dokunuşumuzu onlardan esirgediğimiz gibi, affedememenin zehrini içimize bile isteye akıtarak, kimi zaman bu hastalıktan tuhaf bir zevk alarak yaşıyoruz. Öz-ezerce ilerleyen ince bir hastalık bu. Kendimizi, dilimize pelesenk ettiğimiz bir hikayeye kaptırıp gidiyoruz, eş dost sohbetlerinde masaya tekrar tekrar yatırılacak, üstüne içilecek, ah edilecek, belki hain intikam planlarına gebe, geceleri deviren mağdur hikayelerimiz var. Çünkü aslında bir çoğumuz affetmeyerek, unutmayarak güçlü kaldığımıza inanıyoruz.


Böylelikle affedemediğimiz kim-ne varsa, hepsini dipdiri var etmeye çalıştığımızın farkında mıyız?

Peki, bu bizi gerçekten güçlü mü tutuyor?


Hapishane Koridorlarında

“Geçmişte yaşanmış ‘an’lardan hatırladıklarımıza dayanarak yeniden kurulan şey, hapishaneden farksızdır. Hayatı dışarıda tutan bir kaledir o,” diyor Gündüz Vassaf. Büyük bir ustalıkla yaptığımız şu geçmişe çakılı kalma işinde, iyi ve kötü hatıraların birbirine karışıp bir bulamaca dönüşmesinden, aklımızı fikrimizi ezip geçerek bizi güçsüz bırakmasından bahsediyor olmalı.


Geçmişin hayaletleri öyle şaşırtmacalıdır ki, böylelikle bizi akılcı, sağlıklı ve günün sonunda “iyi” düşünemeyecek durumlara düşürürler. Bir yandan o eski, güzel günleri yeniden yaşamayı, bir yandan acı acı intikamı düşleriz. Unutup gitmeye, yol almaya hala ve artık sırf bu yüzden razı gelemeyiz. “Hayatım” diye inşa ettiğimiz dört duvardan kendi ellerimizle tuğlalar sökeceksek bunun bir bedeli olmalı. Affetmek yetmez, az gelir. Ama affetmedikçe yol da alamaz, işin içinden çıkamayız. Ve işte: Vızır vızır hapishane koridorlarındayız.


Dışarda zaman geçiyor, oysa biz geçmişe çakılı kaldık, şu anda varolan kendimize adamakıllı tutunamıyoruz bile. Zaman geçtikçe durduğumuz yer ıssızlaşıyor, aklımızı fikrimizi aç kurtlar işgal ediyor, kendimiz dediğimiz kişiden, duygularımızdan, ne istediğimizden emin bile değiliz, belleğimiz didik didik…


Hayır, affedememek bizi güçlü filan kılmıyor. Affedemeyerek sürekli geçmişte kalma, eskiyi yaşatma uğraşımız bizi sadece öldürüyor.


Ayak Basılmamış Topraklar

Çoktan karanlığa gömülmüş bir zaman dilimi olan geçmişi –bir zamanlar ne kadar güzel, ne kadar canlı olursa olsun- var olduğu zamanki yoğunluğuyla şimdi, hala ve şurada yaşatmamızın mümkünü yoktur. Şu andan ödünç alınmış hiçbir duygu ve eylemle geçmişi yeniden inşa edemeyiz. Bunun için verdiğimiz, vereceğimiz tüm uğraş nafiledir, çünkü Sartre’ın da dediği gibi “Geçmiş, bir rüya gibi varlıktan kayıp gitmiştir.”


Demek ki, şu deli hızıyla üstümüzden kayıp giden yaşamın tam ortasında, artık yepyeni, bambaşka şeylerle, başka hisler, başka görüşler, başka eylemlerle, başka gülüşlerle, başka dertlerle, bambaşka bir “ben” ile varlığımızı sürdürürüz. Yaşamın kendisi var oldukça bu böyle devam eder, insan geçmişin topraklarını istese de istemese de terk ederek ilerler; önünde hep ayak basılmamış topraklar, burnunun ucuna doğru yol alırken hep yeni bir ben.


Öyle ya, kendini var etmekle tüketen biz, affetmeye karar verdiğimizde dahi affedeceğimiz şeyin topraklarından çoktan ayrılmış olan değil miyiz?


Geçmiş unutmak içindir, affetmenin toprakları üstünden yürüyüp gitmek için.



*

Bu yazı ilk kez 2016 yılında Psikeart Dergi'nin "Affetmek" temalı sayısında yayımlanmıştır.

76 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör